bolum1Bas
kose1
Film metni

60 bin insana ocaklarda çalışma yine zorunlu tutuldu. Bu defa 15 yaşına kadar çocuklar esirgenmiş, 16 yaşından büyükler köle ilân edilmişti. Tatil süreleri azaltıldı, yerüstü işlerde her gün üç saat fazla çalışma zorunluluğu kondu.

Şair İlhan Berk 1940’larda Zonguldak’ta öğretmendi. “Burada iki şey açıkça belliydi,” diye yazdı. “Yöneten ve yönetilen tarih. Yönetilen tarih yeraltlarına gömülmüştü. Yeryüzüne sanki hiç çıkmayan bir dünyaydı. Yöneten, bir yeryüzü adamıydı; ışıklı, beyaz, bayındır. Yeraltlarına iniyorsa salt yeryüzündeki işlerini daha iyi yürütmek, denetlemek için iniyordu, o kadar.” Böyle anlatmak onu kesmedi, şiirine de aktardı. “Öyle insanlar gördüm ki” dedi, “ölüm peşlerine düşmeye korkardı... Yu kuyulara iniyorlar ya kuyulardan çıkıyorlardı... Bir düdük sesinde bütün şehir ayaktaydı... İkinci bir düdüğe kadar... tıs yoktu. Uyudum uyandım aynı seslerdi... Anladım en kısa ömür insanoğlunundu.”

İşçiler ocaklardan kaçmaya başladılar. Devlet, kaçan işçinin ailesini, özellikle karısını rehine alıp işçi dönene kadar bırakmama gibi buluşlarla verimliliği artırmaya çalıştı.

1940’la 47 arasındaki mükellefiyet döneminde ocaklarda 700 işçi öldü. Ölümlü kaza oranı, muasır medeniyet ülkeleriyle kıyaslandığında 37 kat fazlaydı. Üstelik mükellefiyet denen bu modern kölelikten kurtuluş yok gibiydi. Türkiye tek parti diktasından kurtuldu, 1950'de Türkiye'de hükümet el değiştirdi, fark etmedi. 1947'de kaldırılan mükellefiyet 1960'a kadar zaman zaman yine dayatıldı.

okRed

Bütün bunları anlatmak yerine, Türkiye Kömür İşletmeleri’nin ilân edilmiş resmî amaçlarını sıralayabilirdik: 1. Üretimi artırmak. 2. Kömür kalitesini iyileştirmek. 3. Üretim maliyetlerini azaltmak. Evet üç. Dört yok. Can pahasına yürütülen bir işte, “insan hayatını tehlikeye atmadan kömür çıkarmak” gibi bir amaç yok. “Maliyeti indirmek” önemli, insan da maliyetten sayılmıyor.

Türkiye Taşkömürü Kurumu, kuruluş tarihini göğsünü gere gere 1848 diye ilân ediyor, ama 1939’da Kozlu’daki Kasaptarla ocağında 23 işçinin öldüğü kazadan öncesine ait tek bir veri sunmuyor. O 90 senede maliyet bayağı düşüktü herhalde.

1920’lere kadar madenlerde çalışan insanlara ne gözle bakıldığını 1921’de işverenlere getirilen bir zorunluluktan anlıyoruz zaten. "Bundan böyle işverenler çalıştırdığı işçi sayısını ve ödediği ücreti gösteren defterler tutsun" diye karar almışlar. Kaç kişi girmiş, kaç kişi ölmüş, kimse bir yere yazmamış yani.

Bugün Zonguldak’ta dikili Maden Şehitleri Anıtı’nda 4500 madencinin adı yazılı. Sırf 2005’te 82, 2006’da 35, 2007’de 38, 2008’de 43, 2009’da 76 madenci öldü. 2010’da, ben bu filmi yapmaya başladığımda ölü sayısı 19'du, o arada 52 oldu. Varın 1800’lerin sonunu, 1900’lerin başını siz düşünün, biz bugünlere döneceğiz.

Önce Los Hermanos Barron'dan dinleyelim: 16 Toneladas.

Şirin sahil şehrimiz Zonguldak’ın kömürü sahile kadar taşar. Zaman zaman yeraltına inenleri yutan canavar yerüstüne artıkları kusar. Vatandaşlar, sahil boyunca kurdukları mütevazı kulübelerinde eğleşir, doğa ve ilerlemenin kendilerine sunduğu fırsattan yararlanırlar.

okRed

İnsanların ilkel avcı-toplayıcı kabileler halinde yaşadığı günler çok geride kalmıştır. Kabilelerin yerini bireysel girişimciler almıştır.

okRed

Madenci, bireysel girişimci değildir. Bireysel, hiç değildir. Baretleri, tulumları ve ellerindeki azık torbalarıyla dünyanın bütün madencilerinin birbirine benzediği sanılır.

Oysa benzeyen sadece yüzlerinin karasıdır. Şair, “Yüz karası değil, kömür karası / Böyle kazanılır ekmek parası” demiş. Orhan Veli’nin dizeleri, kömür üretiminde herhangi bir düşüşe yolaçmamıştır.

Madenciler, yöredeki köy ve kasabalarda yaşar. Yüzlerini yıkayıp tulumlarını çıkardıklarında onları tanıyamazsınız. Büyük şehir varoşlarında gün ağarmadan otobüslere doluşup fabrika semtlerine doğru yola çıkan parasız ve silahsız insanlardan farksızdırlar.

okRed

Eşlerinin, kızkardeşlerinin sırtlarındaki küfeler, yaşadıkları yerleri ele verir. Van Gogh, 1880'lerde bir ara, madencilerin arasında yaşamak için Belçika'daki bir maden havzasına yerleşmiş, bu resimleri yapmıştı.

Ressam, mektubunda, tanrının bütün kelâmının aslında "karanlıkta parlayan bir ışık" diye özetlenebileceğini, bu yüzden, yeraltında, karanlığın ortasında yaşayan madencilerin bu söze özellikle inanıp bağlandıklarını söylüyordu. Madencinin, kendisine karanlığı reva gören, isyana kalkıştığında üstüne silahlı muhafızlarını süren dünyaya karşı, ondan daha güçlü birinden medet umması garip mi?

Değil. Yalnız Bolivyalı madenciler meseleyi değişik yorumlamışlar. “Bu karanlığa tanrı hükmediyor olamaz, buranın hâkimi olsa olsa şeytandır” demişler. “Tanrım, bana cennette bir köşecik ayır, çünkü bak, ömrüm zaten cehennemde geçiyor” diye dua eden Britanyalı işçiler gibi düşünmüşler. Ve madenlere şeytan figürleri yapıp, başlarına belâ getirmesin, onları esirgesin diye adaklar sunmuşlar.

okRed

Madenciler öteden beri, karanlığın dibinde yalnız kalmamak için kendilerine eşlik edecek birilerini aramış. Orta Avrupalı madenciler, dağ cinlerinden, hayalet keşişlerden, cücelerden medet ummuş. Hepsinin bulabildikleri yoldaşların karakterleri aşağı yukarı aynı: Bunlar, insan, hayvan ya da alev şeklinde ortaya çıkabiliyor. Sana dost da olabiliyor, kayaları aralayıp değerli madenlerin yerini gösterebiliyor, yardım edebiliyor; ama ona yamuk yaparsan affetmiyor, seni hemen cezalandırıyor. Kimi onu dev gibi hayal etmiş, kimi cüce olarak. Çoğu, onun eski bir madenci olduğuna inanmış. Aslında eski işini sürdürüyormuş. Bu yüzden, dehlizlerin ucunda bazen lambasının pırıltısı belirip kaybolurmuş, bazen duvarlara tıklarmış, bazen uzaklardan olmadık gürültüler çıkarırmış. Kimi onu selamlamayanın başına bela geleceğine inanmış, kimi de adını bile anmamanın en doğrusu olduğuna karar vermiş. Birinin lambasına kendi yağından koyarsa o lamba hiç sönmezmiş, ama kalkıp ondan ateş istersen seni öldürürmüş.

Avrupa’da madencilerin koruyucu azizesi, Barbara. Hıristiyanlığı benimsediği için kendisini öldürtmeye kalkan putperest babasının onu hapsettiği kuleden kaçıp dağlarda saklanmış. Madencilerin yaşadığı yerleri biliyor yani. Kutsal gününde onun için mum yakan madencinin eceliyle öleceğine inanmışlar.

Avrupalı madenciler arasında popüler bir kahraman da Danyal peygamber. Tevekkülle kendini Allah’a emanet ettiği için aslanların ininden sağ salim çıkan bu peygamber ayrıca bir meleğin tavsiyesi üzerine yeri kazıp maden de bulmuş. Bu yüzden nerede maden var, bilir, madenciye gösterir. Türkiye’de Danyal’a bereket atfedilmiş. Ama madenciler onun kendilerine özel bir hayrı dokunacağına inanmamış. Daha mı gerçekçiymişler? Belki.

Şair Fazıl Hüsnü Dağlarca, anlaşılan Bolivyalı madencilerle aynı fikirdeymiş. Şöyle demiş: Tanrı yeryüzünündür, bir pay düşmez sana / Sen yeraltındasın, Tanrısızsın, anlasana.

Bolivya’da hâlâ dokuz-on yaşında çocukların ciğerleri madenci hastalığından telef oluyor. Şeytan onları esirgemiyor.

Ruhr Nefesli Beşlisi'nden dinleyelim: Sixteen Tons

Orhan Veli, “siyah akar Zonguldağın deresi” demiş, çünkü, kibarca “maden havzası” diye adlandırılan yörelerde sahiden de nereye baksanız kömür görürsünüz.

Madencilerin yaşadıkları yerleri duvarlardaki fotoğraflar da ele verir. Bundan yüz elli yıl önce İngiltere’nin New Hartley ocağında göçük altında oğluyla birlikte can veren madencinin ağzından yazılmış şarkı hâlâ her yerde söylenebilir: Hiçbiri kendi hayatını düşünmedi / Aklı yukarıdaydı hepsinin / Ekmeksiz kalacak ailelerinde... Savaş şarkılarında bile zaferden, savaşın bitmesinden, yüz güldürecek şeylerden sözedilirken, madenci şarkılarının çoğu ya ağıttır ya da yukarıdakilere dairdir. Madencinin kendi aşağıda ruhu yukarıdadır. O, başkaları günyüzü görsün diye karanlığa razı olmuş bir adamdır.

“Maden havzası” ne demek, hatırlayalım.

Serbest piyasa ekonomisine kömür, kömür çıkarmak için madenci lâzım. Maden, kelle koltukta girilen bir yer. Bu, kapısında yazılı. Çıkınca da adama “geçmiş olsun” derler. Yani herkes girmez. Yani birilerini mecbur etmek gerekir. 19. yüzyıla girilirken Japonya'da madenlerde çalıştırılanların neredeyse yüzde 70'i mahkûmlardı. Türkiye’de de mahkumlar ve askerler madene sürüldü.

2000'lerde, madenci sınavına oğlunu yazdıran 60 yaşındaki adam, “Eskiden yeraltına jandarma zoruyla girilirdi, şimdi herkes madende çalışmak için sırada. Allah sonumuzu hayır etsin,” diye dert yanıyordu. 2006'da 1.200 işçi almak için açılan sınava 41 bin kişi başvurmuştu.

İşte, “maden havzası”, madende çalışmadığınız takdirde işsiz ve aç kaldığınız yöreye verilen addır. Serbest piyasa ekonomisinde kimse kimseyi zorlamaz, her şey kendiliğinden olur.

okRed

Türkiye, maden bölgesi köylülerini zorla ocaklara soktuğu için piyasa ekonomisine gecikerek kavuşmuş, nihayet, bölgedekilerin madende çalışmak dışında şansı kalmamış, piyasa ekonomisi yerli yerine oturmuştur.

Ek bilgiler, açıklamalar
laCantera

Sergide bu defa George Luks'un "Madenci"si ile Oswaldo Guayasamin'in "Kaza"sı (yukarıda) var. Ekvadorlu bir Quechua yerlisi olan bu muhteşem ressamın bazı eserlerine buradan ya da buradan göz atabilirsiniz. Quechua dilini konuşan topluluklar bugün Arjantin, Bolivya, Kolombiya, Şili, Ekvador, ve Peru'ya dağılmış 10-11 milyon kişi. Bu, Avrupalı sömürgecilerin yok ettiği İnka uygarlığının dili. Aynı dili konuşmalarına rağmen değişik ülkelerdeki Quechua toplulukları kendilerine başka başka isimler veriyor. Özellikle turistik Peru fotoğraflarında And Dağları'nın yüksek köylerinde lamaları ve renkli giysileriyle görüntülenen "insanlar" bunlar. Niye mi tırnak içinde? Çünkü Peru'nun çeşitli bölgelerinde kendilerine verdikleri isim, "Runakuna", kendi dillerinde "insanlar" anlamına geliyor.

mukellef

"Mükellefiyet" dönemi hakkında Ahmet Makal, 27 Şubat 2005'te "Radikal 2"de yayımlanan, "Toplumsal Bir Karabasan" başlıklı yazısında şunları anlatıyor: "...Günümüzde madenci bölgeleri olan Zonguldak, Bartın dolaylarına yolu düşenler, 65 yıl önce yaşanan bu karabasanın hayaletinin hâlâ dolaşmakta olduğunu hissederler. Dönemi yaşayan insanlarla konuşanlar, mükellefiyet uygulamasına ilişkin anıların belleklere, zihinlere silinmez biçimde kazındığını görürler. Bu kazınmada, mükellefiyet uygulamasının kendisi yanında, işyerlerinden firar eden işçilerin yakınlarına yapılan muameleler belirleyici rol oynadı. Bu muameleler, mükellefiyetten firar edenlerin eşlerinin ya da çocuklarının karakollara alınarak, ancak firarinin teslim olmasından sonra salıverilmesine, hatta ırza tecavüze kadar uzanıyor. Yörede yaptığımız görüşmeler bu uygulamalara ilişkin canlı tanıklıklar sunarken, eski bir mükellef işçi, kendi deyimiyle 'genç gelinlere yapılan kötülükler'den söz ediyor..."

hermanos

Bu bölümde "16 Ton"un birkaç versiyonunu dinliyoruz. Meksika'dan Los Hermanos Barron'un "16 Toneladas"ı ile Almanya'dan "Ruhr Nefesli Beşlisi" ve Sırbistan'dan Srdjan Popov'un "Sixteen Tons"u önde, Alexis Corner & CCS'inki arkada. Ayrıca The Dubliners'ten "The Springhill Mine Disaster"; ne yazık ki arkada.

elek

Zonguldak, sahil, 1980'ler.

vanGogh_kadinlar

Van Gogh, Belçika, 1880'ler. Altta da benim çektiğim bir fotoğraf; Zonguldak, 1980'ler.kandilli

devilsminers

Kief Davidson ve Richard Ladkani'nin Bolivya'da çektiği, bol ödüllü "The Devil's Miner" (Şeytanın Madencileri) belgeseli hakkında doğrudan filmin sitesinden ya da şuradan bilgi edinebilirsiniz. (Yukarıdaki kompozisyon, filmin sitesinden.) Bolivyalı çocuk madenciler hakkında El Cezire'nin "Witness" (Tanık) programında yayımlanmış belgeseli buradan izleyebilir, hattâ indirebilirsiniz. Şurada da Potosi yöresindeki madenlerde henüz başladıkları hayatlarını telef etmek zorunda kalan 6500 çocukla ilgili bol bilgi var.

prayer

1900'lerin başında ortalıkta dolaşan "Madenci Duası". Böyle bir hazır duanın varlığı, dağıtılması, elden ele dolaşması, sadece dönemin değil bu kurbanlık mesleğinin koşullarını da anlatıyor. "Maden patronu duası" herhalde daha kısadır: "Yarabbim, şunlar ölmesin de başıma dert açılmasın!" 1869'da Pennsylvania'da, Luzerne County'de (ilk bölümlerde konu ettiğimiz korkunç bölge) Avondale madeninin ahşap yapısı yandı ve ocağın üstüne çöktü, 110 madenci aşağıda boğularak öldü. Anca bundan bir yıl sonra, eyalette madenlerin havalandırılmasına dair bir yasa çıkarıldı. Yukarıdaki dua hakkında bilgi ararken, 1860'lara, 1900'lere değil, 2010'a ait bir habere rastladım: West Virginia'da, Montcoal'da patlama olmuş, 29 madenci ölmüştü. Oğlunu, kardeşini ve yeğenini kaybeden bir madenciyle yapılmış röportaja, ister misiniz bilmiyorum, ama göz atacak olursanız tıklayın. Dwight Yoakam'dan "Miner's Prayer" parçasını dinlemek isterseniz, buraya tıklayın.

sairler

İlhan Berk, Fazıl Hüsnü Dağlarca ve Orhan Veli, kömürden, Zonguldak'tan, madencilerden sözetmiş şairler. "Bu Şiir Kömür Kokar"ın şairi İlhan Berk, "Zonguldak bana insanlara yığın gözüyle bakmamı, sınıf kavramını, toplum yapılarını, insan ilişkilerini öğretti," demişti. Mehmet Seyda'nın, 1970 tarihli "Yanartaş" romanının başında yeralan sözleri, ne yazık ki filmde geçmiyor: "Açılmış yerin altına sayısız kara kanlı kapak / Bu kapaklar üstüne kurulmuş Zonguldak".

asansor1

"Maden havzası", belki şöyle de tarif edilebilir: Birtakım insanların bir kafese tıkıştırılıp bir bilinmeze doğru gönderildiği yerdir. Ya da şu haberde anlatılanların gayet olağan karşılanmasının beklendiği yer: "...Mülakatlarda maden direği taşıtılan adayların kazma, kürek ve baltayı nasıl kullandıkları uygulamalı test edilirken, avuç içlerinden işe yatkınlıkları da belirlenmeye çalışıldı. Ayrıca, boy ve kilo dengesi göz önünde bulundurularak tercihler yapıldı..." (Fotoğraf benim. 1980'lerin ortalarından. Zonguldak.)