bolum1Bas
kose1
Film metni

Türkiye’nin Batı Karadeniz bölgesindeki kıyı şehri Zonguldak’a “kara elmas diyarı” denmesi boşuna değildir. Biz bankamatikten para çekerken, 300 metre altımızda ötekiler kömür tozlarını akciğerlerine çeker.

Türkiye’de kömür madenciliğinin bilinen tarihi, ilerleme, gelişme ve piyasa ekonomisiyle ilgili hemen her şey gibi, halkla ilişkiler faaliyeti ürünüdür.

Güya görev yaptığı gemiden terhis olurken komutanı tarafından eline bir parça kömür tutuşturulan ve, “Git bundan bul!” emri alan Uzun Mehmet diye biri muhtemelen hiç yoktur. O sırada görev yapmış olabileceği bir buharlı gemi yoktur.

okRed

Efsaneye göre şuradan kalkmış şuradaki değirmene gitmiştir, ama o sırada buralar arasında yol bile yoktur. Uzun Mehmet’in kömürü bulduğu iddia edilen 1829 yılından çok öncesinden, milattan öncesinden beri, bölge halkı kömürü tanır. Ağaçtan geçilmeyen bir yörede, yakacak sıkıntısı olmayan ahali, kötü kokan kömüre yüz vermemiştir, hadise budur.

okRed

Peki Avrupa’nın devrimlerle sarsıldığı 1848 yılında, Sultan Abdülmecit niye ferman çıkarıp Ereğli kömür havzasını Hazineyi Hassa’ya, yani kendi vakıfları arasına katmış o halde?

Çünkü buhar çağına girilmişti, donanmalarını buharlı gemilerle donatan devletler harıl harıl kömür arıyordu. İlk buharlı gemisine Sultan II. Mahmut zamanında, 1827’de kavuşan Osmanlı da duruma uyanmıştı haliyle. Osmanlı’nın son demlerindeki klasik iş görme tarzına başvuruldu. Galata sarrafları kömür kumpanyası kurdu, padişah maden bölgesini bunlara yıllığı 300 altına kiraladı.

1853’te Kırım Savaşı patladığında görüldü ki, bu kömür epeyce önemli bir meseledir. Zira İngilizler ve Fransızlar kömür için havzaya akın ettiler. Kömürü rahat taşıyalım diye Fransızlar liman yaptı, İngilizler demiryolu inşa etti.

levent

Osmanlı devleti de bekleneni yaptı; 1865’te, bu defa padişah Abdülaziz, bölgeyi Bahriye Nezareti’nin denetimine verdi. Bu topraklarda o sırada serbest piyasa ekonomisi, ilerleme, akıl filan yerine devlet vardı.

1867’de, Dilaver Paşa, işlere çeki düzen verme amacıyla bir nizamname çıkardı. İrade vardı, kömür vardı, bir şey eksikti: O kömürü çıkarsınlar diye yeraltına sokulacak insanlar.

Çünkü ilk zamanlarda Fransız ve İngiliz şirketleri civar köylülerini penceresiz barakalarda yatırıp köle gibi çalıştırdıklarından yöre halkı madene inmeye pek gönüllü değildi. Kömürün tonu 73 kuruşken işçilere ton başına 2,5-3 kuruş veriyorlardı. Bunu da yiyecek-giyecekle ödüyorlardı. Madenci hastalığı almış yürümüştü.

okRed

Osmanlı meseleyi bildiği yoldan halletti. Padişah, "Ereğli Sancağı’nda 13 yaşını geçmiş, 50'sine varmamış bütün erkekler madende çalışacak!" dedi.

Dilaver Paşa, şirketlerin işçilere sağlıklı koğuşlar yapmasını istemiş, bunlar tabiî yapılmamış, madenden kaçan işçiye fazladan çalışma cezası konmuş, bu tabiî uygulanmıştı.

Sözlüğümüzdeki “hayatını karartma” deyimi belki de onbinlerce çocuk ve yetişkinin zorla madenlere sokulmasından hareketle uydurulmuş olabilir. 1894 yılında, madenin metan gazıyla dolduğunu hissedip kaçan işçiler, jandarma zoruyla geri getirilip ocağa sokulmuştu. Sonucu bilmiyoruz. Ama bu yıllarda işçilerin, yaralanırlarsa tedavi parasını kendileri ödemek zorunda olduklarını biliyoruz. Belki bu yüzden topluca ölmeyi tercih etmişlerdir.

okRed

1910’lara gelindiğinde, on değişik dil konuşan yaklaşık 10 bin kişilik bir işçi topluluğu, dünyada serbest piyasa, yurtta devletin bekâsı için kömür çıkarıyordu.

15 günü madende, 15 günü köylerinde geçiriyorlar, ölmezlerse ekim ve hasat zamanlarında da köylerine gidebiliyorlardı. Karda kışta saatlerce yürüyerek. İki vardiya halinde 12 saat çalışmaları öngörülmüştü ama hiçbiri bu kadar şanslı değildi. İki vardiya üstüste çalıştırılanlar bile oluyordu. Uzak köylerden gelenler, ocakların civarına yaptıkları derme çatma kulübelerde, şirketlerin kurduğu uyduruk barakalarda, mevsim yazsa ağaç diplerinde, mağaralarda yatıp kalkıyordu. Banyoları bile yoktu. Taşın kerpicin üstünde uyuyor, köylerinden getirdikleri yiyeceklerle idare etmeye çabalıyorlardı. Öteki ihtimal, serbest piyasa ekonomisinden yararlanmalarıydı. Fahiş fiyatla yiyecek satan dükkânlardan alışveriş ederek sonunda aç kalabilirlerdi.

Osmanlı o esnada hasta olduğu için tren çağına tam geçememişti. Vardiya arasında köyüne gidip gelmek isteyen işçinin trene binme hakkı yoktu. Tren yöneticiler, memurlar içindi. İşçiler hareket halindeki trenin kömür vagonlarına atlamaya çalışıyor, madenden sağ çıkanlar o yorgunlukla bu cambazlığı yapmaya çalışırken can veriyordu.

Yöre halkına bu zulmü reva gören Osmanlı yıkıldı, Cumhuriyet kuruldu.

1921’de, yöre insanlarını kazma kürek yerine koyan zorunlu çalışma kaldırıldı. Hattâ, sırf kaba kuvvet yerine azıcık da sırt sıvazlamanın yararı görüldü. Havzadaki kömür tozları satılsın, bunlar “işçinin umumî menfaatlerine” kullanılsın diye yasa çıkarıldı. Bu yasa görüşülürken İktisat Vekili Celal Bayar Meclis’e, “Pek ufak bir şeyi kendilerine lütfetmekle onları teşvik etmiş olacağız,” dedi. Meclis, sürpriz bir şekilde, sekiz saatlik işgününü de kabul etti.

okRed

Hem nasılsa istediklerinde kaldırabiliyorlardı hem de Padişahlıktan cumhuriyete geçildiği için akıl da devreye girmişti. Madenlerdeki verimlilik nasıl artırılır diye harıl harıl çalışılıyordu. Ücretler o kadar düşüktü ki, makineleşmeyle şununla bununla verimliliği artırmak mümkün değildi. İşçilere zaten çıkardıkları kömür başına para veriliyordu. Aşağıda sağlıklı çalışabilmek için harcadıkları çaba karşılıksız kalıyordu. İşçiyi “canını korumak istersen kazancından olursun” ikilemiyle yüzyüze bırakmak bütün dünyada madencilik sektörünün düsturuydu.

1929’da İş Bankası bölgeye girdi. Cumhuriyet’in idealleri vardı, yaptığı her iş bir anlam hâlesiyle çevriliydi. Ve muasır medeniyet halkla ilişkiler çağına geçmişti. Bunu birşeylerin yıldönümüne denk getirip anlamlı kılalım dediler. Zonguldak Halkevi Tarih Komitesi’ndeki okuryazarlar oturdular, tam da yüz yıl önce kömürü bulan Uzun Mehmet efsanesini yarattılar.

1931 Ağustos'unda Zonguldak'ın halı döşenmiş iskelesine adım atan Atatürk, hem şehrin anlam ve önemini hem vazifeyi veciz sözüyle dile getirdi: Ne kadar kömür, o kadar Zonguldak.

Denklem güzeldi, fakat sorun vardı: İşçiler yarı köylü olarak tutulduğundan, hasat iyi gittiğinde madene gelmek istemiyorlardı. İşçi birden kıymete binmişti. İş Bankası şirketlerinden birinin genel müdürü, şirketler arasındaki işçi rekabetinin “ameleyi şımarttığından” yakınıyordu.

Osmanlı Cumhuriyet olmuştu ama devlet yine devletti. İlk akla gelen şu oldu: “Ocakların civarına amele mahalleleri kuralım, işçileri buralarda toplayalım, gözümüzün önünde olsunlar.”

Devletin aklına gelmeyeni Avusturyalı profesör Bartel Grannig söyledi: “Bu işçileri köyden koparıp biraraya toplarsanız sonunuz iyi olmaz.” Grannig, ABD ve Avrupa’da madencilerin yürüttüğü gözükara mücadelenin nelere yolaçtığını bilen biriydi. "Madenlerin civarına tamamen denetleyebileceğiniz amele yerleşimleri kurun," dedi, "ama buralarda köy hayatını devam ettirin. Madenciler kendilerini sanayi işçisi gibi hissetmesin."

Sırf "nasıl daha çok kömür çıkartırız?" sorusuyla değil "işçileri nasıl zaptederiz?" meselesiyle de uğraşan bir tek parti yönetimi için Grannig ideal danışmandı. Nitekim Avusturya Nazilerin eline geçtiğinde, profesör, Loeben Madencilik Üniversitesi'nde görevini sürdürdü. Öğrenci birlikleri Nazi ideallerine yolu açmak için kendilerini feshettiklerinde Grannig onları destekledi. Savaştan sonra Nazilerin elinden kurtarılan insanların toplandığı kamp, Grannig'in üniversitesine 60 kilometre mesafedeydi. Kampın çevresi mezar doluydu.

Bu sırada Grannig hâlâ Türkiye Cumhuriyeti'ne danışmanlık yapıyordu. Gerçi amele köyleri projesi sökmemişti. Gelik ve Karadon ocakları için bir amele köyü kurma amacıyla Kilimli’nin Cumayanı köyünü istimlak etmeye kalktıklarında halk karşı koymuş, bu maceranın patırtısız yürümeyeceği anlaşılmıştı. Devlet, işçileri kendi köylerinden koparmama politikasına sarıldı.

okRed

Hem böylelikle, işçiler köyde geçirdikleri zamanlarda toparlanıp sağlıklarına kavuşuyor, maden şirketleri onları iş görebilir halde tutma sorumluluğundan da sıyrılıyordu.

İşçileri zaptetme meselesiyle bunca uğraşılması sebepsiz değildi. 1. Dünya Savaşı yıllarında madenci grevleri birbirini izlemişti. Gelik madeninden yüzlerce işçi, olabildiğince de silahlanıp Zonguldak’a yürümüştü. Bunları unutmuş olamazlardı. 1920'lerde de grevler bitmemişti.

Sebep, serbest piyasa ekonomisinin güzellikleriydi. Madenciler, "çıkardığımız kömür arabaları sayılırken bizden birileri de bulunsun" diyorlardı. Çünkü Fransız şirketinin tartı ve sayım elemanları can pahasına çıkarılan kömüre eksik para ödemek için hile yapıyordu. Biryerlerden hatırladınız mı? Sözkonusu olan kârsa gerisi teferruattır.

Gele gele 1940’lara varıldı. Genç Cumhuriyet babasının birçok huyunu devralmıştı. Profesör Grannig Nazilerine kavuşurken, Türkiye'de bütün maden bölgesi devletleştirildi.

Ek bilgiler, açıklamalar
caglarBu bölümde dinlediğiniz "Madenci Marşı"nın güftesi elbette benzer bütün durumlarda olduğu gibi, "millî şair" Behçet Kemal Çağlar'a ait. Çağlar, yönetenler adına madencilere sesleniyor ve, "Selam ver selam ver, sesin daha gür, karaelmas siyah nur demek kömür, alnını sür, alnını sür," buyuruyor. Marşta anlamın doruğa çıktığı yer ise galiba şurası: "O taçta arama, şu kazma çekiç / Onun saltanatı kimde vardır hiç / Onun feyyazlığı sende vardır hiç / Bu nuru iç, bu nuru iç". Çağlar, marşla yetinmemiş, Uzun Mehmet için de döktürmüş:

Her ışıkta yanan gözün Mehmedim
Mehmedim Mehmedim Uzun Mehmedim
Bak yüzlerce insan seni anıyor
Yurtta kömür diye şevkin yanıyor
En büyük kuyuya adın konuyor
Mehmedim Mehmedim Uzun Mehmedim!

uzunMehmet

Uzun Mehmet'in heykelleri vardır, kömürü buluşu birtakım törenlerde temsilî olarak canlandırılır, hattâ onun için anma törenleri yapılır. Hayatı devlet tarafından kitaplaştırılıp okullara dağıtılır... Gerçi efsaneye göre kendisinden habersiz padişaha ulaşıp ödül aldı diye onu kıskanan kaymakam tarafından han odasında zehirlenmiştir. Efsanedeki hayran olunası ayrıntı düzeyi bir yana, hernekadar faili meçhule kurban gitmiş olsa da Uzun Mehmet, aslında hiç varolmamış birine göre bayağı talihli sayılır.

isci_eski

"...Osmanlı döneminde Zonguldak madenlerinde, aynı dönemde ABD'deki madenlere kıyasla çok daha sık kaza meydana geldiği anlaşılmaktadır. Örneğin 1912-1913 yıllarında, 11 haftalık bir dönemde Zonguldak madenlerindeki kazalarda 20 kişi hayatını kaybetmiştir. Maden kazalarının çok sık yaşanmasının bir dizi sebebi vardı: Dönemin sonlarına dek değişmeyen çok kötü çalışma koşulları, iş saatlerinin uzunluğu, maden çıkarmanın doğasında yer alan tehlikeler ve dikkatsizlik. Birçok kazanın altında yatan neden, uzun çalışma saatlerine ve ağır iş yüküne, olsa olsa duyarsızlık olarak tanımlanabilecek bir işletmecilik tavrının eşlik etmesiydi. (...) Neredeyse bütün dönem boyunca yaralılar hiçbir malî yardım sağlanmadan köylerine, gönderilip kaderlerine terk ediliyorlardı. 19. yüzyıl sonlarına doğru, birkaç hastane kuruldu, sağlık hizmetleri iyileştirildi. Ne var ki, Osmanlı dönemi boyunca, işçiler sağlık harcamalarını kendi ceplerinden karşıladılar..."
Donald Quataert, Zonguldak Maden İşçilerinin Hayatı, 1870-1920.

quataert

Osmanlı ve Ortadoğu uzmanı Profesör Donald Quataert, Zonguldak maden havzasındaki insanlık trajedisi konusunda en geniş çalışmaları yapmış bilim adamıydı. (2011'in 10 Şubat'ında hayatını kaybetti.) Yukarıda parça aktardığım "Zonguldak Maden İşçilerinin Hayatı" başlıklı klasikleşmiş makalesini buradan ya da buradan okuyabilirsiniz. Sanayi Devrimleri Çağında Osmanlı İmalat Sektörü ve Osmanlı İmparatorluğu (1700 - 1922) ile, Erik Jan Zürcher'le birlikte derlediği "Osmanlı'dan Cumhuriyet Türkiye'sine İşçiler" kitapları İletişim Yayınları'ndan, Anadolu’da Osmanlı Reformu ve Tarım 1876 - 1908 ise Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'ndan çıktı. Quataert, ABD'de, Georgetown Üniversitesi bünyesinde kurulu Türk Araştırmaları Enstitüsü'nün başkanıydı. 2006'ya kadar. Ancak Türkiye Cumhuriyeti'nin finansmanıyla kurulan enstitüde, iddiaya göre, Ermeni soykırımını da meşru araştırma konusu sayınca Türk büyükelçiliği aracılığıyla yürütülen bir kulis faaliyeti sonucunda görevini bırakması sağlandı. (Büyükelçi Nabi Şensoy, enstitünün onursal başkanı.)

rockapella1

"16 Tons"u bu bölümde seslendiren , Rockapella. 1986'da New York'ta kurulan, 2011'e kadar 16 albüm çıkaran, enstrümansız vokal grubu.

eskiZong

Eski Zonguldak fotoğraflarının bir kısmını Erhan Verit'ten temin ettim. azonguldak.com sitesinde gördüm, istedim, sağolsun, gönderdi. Gürdal Özçakır'ın Karadeniz Ereğli Futbol sitesinde bulduğum bilgi ve kaynaklardan da çok yararlandım. Aynı konuda zonguldakbilgi.com sitesini de anmak isterim. Necdet Sakaoğlu'nun 1989'da "Tarih ve Toplum" dergisinde çıkan "Tarihe Yerleşen Hayalet" başlıklı yazısı, benim için değerli bir kaynak oldu. Tıpkı Nurşen Gürboğa'nın "Kömür Havzasında Amele Köyleri Projesi" başlıklı çalışması gibi. (Sakaoğlu'nun bu makalesini değil ama Uzun Mehmet efsanesi konusunda "Nokta" dergisine verdiği söyleşiyi ve Mustafa Armağan'ın "Turkuaz" dergisindeki yazısını Karadeniz Ereğli Futbol'dan okuyabilirsiniz.

daykin

Resim Gilbert Daykin'in. "Thirst - The End of a Shift" (Susamışlık - Vardiya Sonu) adını taşıyor. Filmimizin bu bölümündeki sergide, Daykin'in dışında, Mark Baum, Mark Hofmann ve David Lucas'ın resimleri var. Daykin kendisi de maden işçisiydi. Bu resmi 1934'te yaptı. Beş yıl sonra, 22 Aralık 1939 günü, Melbourne'de (Avusturalya) çıkan "The Argus" gazetesinin okurları, savaş haberlerinin yanısıra, en tepede, "yılbaşında alışveriş rekoru" haberini, onun altında da tek sütuna minicik verilmiş bir haber okudular: "Resimleri Londra'da sergilenen madenci kazada öldü. Mansfield'deki Warsop madeninde dün can veren altı işçi arasında..." Daykin, beş arkadaşıyla birlikte, 1850 ton toprağın altında kalmıştı. Aynı yıl İskoçya'da, daha önceki bir kazada 35 işçi ölmüştü. (İskoçya'daki maden kazalarının dökümünü merak ederseniz buraya tıklayın.)

grannig

Bartel Grannig, Nazilerle gayet iyi geçinmiş bir Avusturyalı profesördür. Nazi hayranlığını gizlemeyenlerin gizli Nazi hayranları tarafından bastırılmaya çalışıldığı, otoriter bir tek parti yönetimi için ideal danışmandı. 1920'lerden itibaren 25 yıl kadar, Cumhuriyet hükümetlerine akıl, resmî politikaya yön verdi. Maden işçilerinin yarı-köylü tutulması bir Cumhuriyet politikası olarak kesintisiz uygulandı.

yemekhane

Hamit Kalyoncu, "Türk edebiyatında Zonguldak var mı?" diye soruyor ve madenciler üzerine yazılmış, bir şekilde edebiyat sayılabilecek metinlerin, araştırma ve incelemelerin ayrıntılı bir dökümünü veriyor. Ne yazılmış çizilmiş diye merak ederseniz, "Evrensel" gazetesinin "Evrenselkent" ekinde 2 Aralık 2006'da çıkmış bu yazıya ("Karaelmas Yangınının Edebiyatımızdaki İzleri") haberzonguldak2.com sitesinden göz atabilirsiniz.